5 Mart 2012 Pazartesi
Tutkunun Işığı
TUTKUNUN IŞIĞI
Bütün Kadınlara
Ben kadınım.
Yapıcılığın simgesi...
Âdem'in kaburga kemiğinden
Fırlayan kalbim
Sizin için atıyor.
Ben kadınım,
Doğayım.
Düşlere zenginlik
Bende...
İnsanım.
Mutluluğu
Renklere dönüştürüp
Koynumda taşırım.
Duruluğun büyülü aynasına
Ben yansırım...
Şefkatle dolu kollarım
Aşkla kavrulur.
Doğurganlığın bütün yüzleri
Bendedir.
Sevgili olurum,
Dost olurum,
Anne olurum.
Bana sığınan başları
Bağrıma basarım.
Her şeye aşkla bağlanırım.
Bir katre alev gibi
Düşerim maviliklere
Işığa kesilir her yanım.
Bencilim.
Kıskancım.
Öfkem acımı sabırla sınar.
Bağışladığım yanlışlar
Serin okyanuslar çoğaltır.
Okyanusum
Ninnilerle
Dipsiz kuyulara ulaşır.
Yanlışlar
Orada
Demlenir.
Benim yanlışlarım
Sizin yanlışlarınızdır
Dipsiz kuyularımda büyür,
Güçlenir.
Saklarım.
Saklarım.
Fırlatırım yeryüzüne...
Tutku
Bir dönüşüme sevdalıdır.
Ulu izlerle beslenir
Geç görürsünüz...
Geç anlarsınız.
Söylenmeyen sözdür,
Sestir,
Biçimdir
İçimin mevsimlerinde...
Her şeyde izim vardır
Görünmem,
Arkada kalırım.
Korkaklar
Ezmek ister beni,
Ezemezler.
Çünkü
Bütün korkuları bilirim.
Güçlünün yüreğindeki
Dehşeti
Bilirim...
Yüreksizin cesaretini
Bilirim...
Duygularım
Doğruyu
İzler.
Şaşırtmacalar yaşarım,
Geçmişten geleceğe
Önyargılar kurulur.
Önyargılar
Bir sızıdır kalbimde.
Uçurumdur.
Ağlarım...
Gözyaşları
Yeniler beni,
Gümrah bitkiler gibi...
Ben kadınım.
Güzelliğim zalimdir,
Bağışlamaz.
Tayfunlar dışardadır
Sinsi oyunlara gebedir.
Umutsuzluk.
Umutsuzluk.
Umutsuzluğum
Öç almalarla evlenir.
Zalimliğim
Zulümlerle beslenir...
Ben kadınım.
Ben sevgiliyim.
Yaratıcı düşler çizerim
Düşlerim uçan tüllerdir.
Düşlerim acıların dansıdır.
Güçlüyüm.
Ayrılıkları yaşarım
Ayakta kalırım.
Ölümleri yaşarım
Ayakta kalırım.
Horlanmaları yaşarım
Ayakta kalırım.
Utançları, ihanetleri yaşarım
Ayakta kalırım.
Yitirdiklrim
Erdemdir
Döner bana...
Bir sevgi çorbasıdır
Ocağımdaki.
Ondan içen
Dostumdur,
Sevgilimdir,
Çocuğumdur.
Ben kadınım.
Her şeyi görürüm.
Her şeyi duyarım.
Fısıltılarla dolu
Dünyamda
Sessiz haykırışlarım
Duyulmaz...
Bütün zamanların
Sonsuzluğudur
İçim.
Özgürlüktür
İstediğim.
Bakışım özveriye
Işığım secgiye tutkundur
Yoksulluğum
Yoksunluktur.
Direncim inancımdır.
Beni anlayın.
Beni yargılayan
Kendini yargılar.
Çünkü ben insanım,
Çünkü ben sizim...
Bir gizemdir
Ellerimdeki
Okşamaya kilitli...
Çözülmemiş çözüm
Bendedir.
Kimse benim kadar sevemez.
Kimse sevdsını
Benim kadar
Besleyemez...
Durgun bir göldür
Yüreğim.
Kurbandır.
Kurbanlar yüreğimdedir.
Suya düşen gölgeler
Işık ister.
Ben kurban olurum
Tutkunun ışığına...
2 Ocak 2012 Pazartesi
Aşkın Yanık Rengi
Sevmek
Sevilenin o aynaya bakmasıdır.
Ö. ASAF
Aşkla ilgili ne çok söz söylenmiş, ne çok şiir yazılmış, ne çok şarkı bestelenmiş, ne çok felsefe üretilmiş.
Ne kadar insan varsa o kadar da aşk çeşidi olduğu düşüncesi , bir o kadar da yorum olacağı gerçeğine götürüyor bizi. Ayrılığın, olanaksızlığın, engellerin bol bol beslendiği bir duygu olan aşkın seçilmiş zamanlarımızın rengiyle bezenerek, bize unutulmaz öyküler sunduğunu da özellikle anımsamak gerekiyor.
Hiçbir şey bizi hüzünlü bir aşk öyküsü kadar çemberine alamaz. Bu öyküleri okurken, dinlerken, düş gücümüzle beslenen en acıklı görüntüleri yaratmakta da üstümüze yoktur hani... Öyküyle özdeşleşirken kırmızıdan sarıya, mordan yeşile renklerle sarmaş dolaş oluveririz.Belki de yanık kırmızıda bir süre dururuz. Sonunda acının rengini bulsak da pembeyi baş tacı etmek için elimizden geleni yapar, hayallere konan bir kelebek oluruz âdeta.
Bir zamanlar; gazetenin, radyonun, televizyonun olmadığı dönemlerde, öykü ve roman ihtiyacını sağlayan anlatıların peşinde; anlatılması günlerce, gecelerce süren, âdeta arkası yarın programlarının üretildiği çağlarda , “halk hikâyecileri” vardı. Bu kişiler, özel yeteneklerle donanmış olarak, dinleyenlerini heyecana gark eden serüvenleri dile getirirlerdi. Bir kere ozan nitelikleri vardı bu kişilerin. Ayrıca güzel konuşurlardı, sözcük dağarcıkları zengindi. Her öyküyü kendilerine özgü anlatımlarıyla güzelleştirirken, düş güçlerinin genişliğini de bu öykülere taşırlardı. Böylece gelişen, büyüyen öyküler; anlatıcılarının beslediği şaheserler olarak, edebiyatımızın önemli bir alanına hizmet eder, yazıya geçirilmeyi beklerdi.
“Aşk,yiğitlik ve eşkıya” hikâyeleri gibi bölümlere ayrılan bu anlatıların oluşumu destanlara benzer. Dede Korkut geleneğini sürdürdüğünü düşündüğümüz bu öykülerde de düzyazı anlatımların arasında - Dede Korkut Öyküleri’nde olduğu gibi - manzum bölümler vardır. Aslında bunları halk yaratmıştır. Üzerlerine yüzyılların birikimi eklenmiştir. Hatta her öyküye bulunduğu yörenin şivesiyle ilgili eklemeler bile yapılmıştır.
Türkçenin en güzel biçimde kullanıldığı bu öyküler, edebiyatımızın folklorik yönünü güçlendiren çok zengin örneklerdir. Bunların içinde, halkın en çok rağbet ettiği “aşk hikâyeleri” ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin, Asuman ile Zeycan, Emrah ile Selvihan, Âşık Garip ile Şah Sanem… gibi öykülerdir bunlar.
Böylesine özgün aşk öyküsü kahramanlarımız varken,gençlerimiz bir kültür yozlaşmasıyla, en büyük aşk olarak herhalde “Romeo ile Jülyet”i biliyorlar.Aslında Eflatun Cem Güney tarafından derlenen, hatta yeniden yaratılan Âşık Garip’i okusalar, buradaki Türkçenin güzelliğine mutlaka hayran olacaklardır. Gerçi operada, balede, müzikallerde bu ünlü aşk öykülerinden örneklere rastlıyoruz. Ancak bunlar, düz televizyon izleyicisi olan büyük kitleye ulaşabiliyor mu acaba, diye sormak da yerindedir sanırım.
Bu öykülerin çoğunda “Hak Âşığı” bir erkek kahraman vardır. Rüyasında bir “pîr” gören kahraman , kendisine sunulan “aşk bâde”sini içer. Ayrıca yine rüyasında aşkı peşinde diyar diyar dolaşacağı, dünyalar güzeli sevgilisini de görür. Onun uğrunda cefalar çeker. Son derecede masum ve duru bir aşk yaşayan sevgililer, engellerle boğuşur durur. Bu arada kahramanlarımızın –özellikle erkek kahramanın- dili çözülür; saz eşliğinde duygularını, acılarını söylerken; köy köy , yöre yöre dolaşır durur. Ezgileri dinleyenlerin yüreğini dağlar. Türk halkı bu aşklara saygı duyar. Ozan niteliği kazanmış kahramanlar, yüreğinde sevdasıyla gördüğü güzellikleri dile getirdiği gibi, yaşanan haksızlıkları da ortaya koyar. Gezgin olan Âşık, başka diyarlara ulaştıkça ününü artırarak, kendini bu biçimde kanıtlar.
İşte bu öykülerden biri de “Kerem ile Aslı”dır. Konusuna bir göz atalım isterseniz.
İsfahan Şahı’nın ve hazinedarının çocukları yoktur. Dualar yapılır,dileklerde bulunulur. İki baba, çocukları olursa birbirleriyle evlendirmek üzere anlaşır. Şah’ın bir oğlu olur. Adını “Ahmet Mirza” koyarlar. Bir keşiş olan hazinedarın da bir kızı olur. Adını “Karasultan” koyarlar.
İsfahan Şahı’nın ve hazinedarının çocukları yoktur. Dualar yapılır,dileklerde bulunulur. İki baba, çocukları olursa birbirleriyle evlendirmek üzere anlaşır. Şah’ın bir oğlu olur. Adını “Ahmet Mirza” koyarlar. Bir keşiş olan hazinedarın da bir kızı olur. Adını “Karasultan” koyarlar.
Keşiş, çocuklar doğmadan önce verdiği sözden caymak için çareler düşünür. Caymak istemesinin nedeni din ayrılığıdır. Kızının öldüğünü söyleyerek Şah’ın hizmetinden ayrılır, üç günlük uzaktaki Zengi Köyü’ne yerleşir.
Aradan epeyce bir zaman geçer. Çocuklar büyümüştür. Ahmet Mirza, bir gece, rüyasında Karasultan’ın elinden “ aşk badesi” içer.
Delikanlı bir gün çok yakın arkadaşı Sofu ile beraber ava çıkar. Şahini elinden kurtulup bir bahçeye iner. Onu almak için bahçeye giren delikanlı, orada gergef işleyen bir kız görür. Kızın, rüyasında gördüğü güzel olduğunu anlar. Kızla konuşur. O andan itibaren alevlenen bu sevda, delikanlının adını “Kerem”, kızın adını da “Aslı” yapar.
Kerem artık yemeden içmeden kesilir. Yaşlı bir kadın aracılığıyla Kerem’in sırrı öğrenilir. Şah oğlunun yüzünü güldürmek için çırpınmaktadır. Şah’ı çiğneyemeyen baba, karar verebilmeleri için, bir süre ister. Bu süre içinde, karısını, kızını alıp onların bulamayacağı bir yere doğru yola çıkar Keşiş. Kerem de arkadaşı Sofu ile birlikte onların peşine düşer. Artık bundan sonra bir kovalamaca başlar. Kerem’in Aslıhan’ı bulmak için bütün Anadolu’yu baştan başa gezmesi; elinde sazı, dilinde sözü ile bir ozan olması böyle geçekleşir. Her yerde, herkese Aslı’nın izini sorar. Kuşlardan, ceylanlardan, ağaçlardan, dağlardan, çiçeklerden yardım ister. Zaman zaman onun izini bulur. Ama bulmasıyla kaybetmesi bir olur. Acısı arttıkça aşkı büyür.
Aslı ile ailesinin Kayseri’de olduklarını öğrenen Kerem, burada Keşiş’in zindancıbaşı, karısının da dişçi olduğunu öğrenir. Diş çektirmek için evlerine gider. Başını Aslı’nın dizine koyup otuz iki dişini de çektirir. Ağzından boşanan kanları silmek için çevresini çıkarınca, Aslı onun Kerem olduğunu anlar, anasına söyler. Kerem Tanrı’ya yalvarır. Kendi sevgisinin dörtte birinin bu kıza verilmesini ister. Kerem hem bilge hem de keramet sahibidir,duası kabul edilir. Aslı, onun boynuna sarılır, Müslüman olur.
Geceleyin, gizlice Keşiş’in evine gider Kerem. Yakalanır,zindana atılır. Öldürülmek istenmesine kadı fetva vermez.
Kayseri Beyi’nin kızkardeşi Hasene Hanım, Kerem’in bir Hak Âşığı olduğunu kanıtlamak için bir gül bahçesinde kırk tane kızın arasına yırtık pırtık giysiler içindeki Aslı’yı da alır. Kerem, o kadar kızın içinde Aslı’yı hemen tanır. Hasene Hanım, Kayseri Beyi’ni ikna ederek, Aslı’yı Kerem’e almasını sağlamak ister. Fakat Keşiş, Aslı’yı Halep’e kaçırır. Oraya ulaşan Kerem, yakalanarak Paşa’nın huzuruna çıkarılır. Paşa, Kerem’in azatlısıdır.Bunu anlayan Paşa, kızı Kerem’e almak için güçlerini seferber eder.
Keşiş, çaresizdir, kızı verir. Ancak Aslı’ya büyülü bir giysi hazırlar. Baş başa kalan âşıklar için vuslat zamanıdır. Aslı’nın giysisindeki düğmeleri çözmeye başlayan Kerem, bitmeye iki düğme kala düğmelerin yeni baştan iliklendiğini görür. Büyülü giysinin düğmeleri bir türlü çözülmez. Tan ağarmaya başladığı sırada Kerem, yürekten bir “ah” çeker. Ağzından bir ateş çıkar, tepesinde de dumanlar görünür. Aslı, ateşi söndürmeye çalışır, ama ne mümkün, Kerem kül olur. Paşa Keşiş’i öldürtür. Aslı, Kerem’in külleri başında kırk gün kırk gece bekler. Küller etrafa dağıldıkça saçını süpürge yapıp toplamaya çalışır. Bu arada bir kıvılcımdan saçları tutuşur, cayır cayır yanar,ancak o zaman Aslı’nın külleri Kerem’in küllerine karışarak birleşmelerine olanak sağlar.(1)
Bu öyküden hareketle kullanılan bir deyimimiz vardır: “Yandı Kerem’in arpa tarlası!” Gerçekleşmeyen hayaller, sonuçlanmayan işler, karşılıksız aşklar için kullanılır. Ayrıca tutkunun aşırılığını anlatmak için de “Kerem gibi yanmak”deyimi yaygındır.
Nazım Hikmet ne diyordu “Kerem Gibi “ şiirinde…
“-Kül olayım / Kerem / gibi / yana / yana
Ben yanmasam / sen yanmasan /
biz yanmasak / nasıl / çıkar
karanlıklar / aydınlığa”
Aşkla aydınlık kardeştir, ikisinden de güç, ısı ve ışık yayılır. Hüznün safran sarısına boyansa da etrafımız, terazinin yaşam kefesinde ağır basması, bizim için bir ferahlıktır. Ve böylesi acıların aşkla bezenmiş doğası, bize, geçmişin süzgecinden yayılan bir nefeslik yaşam sevinci sunar. Belki de Sezai Karakoç gibi düşünebiliriz.
Anladım onlar ölmediler
Ölüm adına
Ölüm maskesi takınarak
Dönüştüler bir ışığa.
( 1 ) Edebiyat ve Tenkid Sözlüğü (M.N.Özön)
Etiketler:
Aşk,
Kerem ile Aslı,
Nazım Hikmet,
Özdemir Asaf,
Sezai Karakoç,
Şiir
7 Aralık 2011 Çarşamba
Can İpinin Kopması
Günlük kaygılarımız,hırslarımız yüzünden koşuştururken, etrafımızdaki bin bir güzelliği çoğu zaman fark etmeyiz. Kendimizle ilgili, çevremizle ilgili sorunlarımız baş köşeye oturduğu zaman, biz âdeta inanılmaz bir körlük içinde yaşarız. Hatta hep yakınırız “ Yirmi dört saat bana yetmiyor. ” diye.
Bir gün, çok sevdiğimiz, ayrılığına dayanamayacağımız birinin ölümüyle karşılaşırız. İnanamayız. Çünkü onun yaşantımızdaki yeri, öylesine güvenliğimizi sağlamıştır ki yokluğuyla neredeyse sudan çıkmış balığa döneriz. Onunla yaşayabileceğimiz güzellikleri ertelediğimiz için, içimiz yangın yerine döner. “Keşke ”ler ortasında bunalırız. Hiçbir zaman bu yok oluşa hazırlanmamış bir insan olduğumuzu anlarız. Hemen o an, o dakika, o saat ya da o gün, diğer sevdiklerimize nasıl zaman ayıracağımızın planlarını yaparız. Oysa, heyhat, bu zamanlar; yaşamımızın kısacık dilimlerini kapsar. Sonra yine “aynı minval üzre ” yaşamaya devam ederiz.
Bir gün, çok sevdiğimiz, ayrılığına dayanamayacağımız birinin ölümüyle karşılaşırız. İnanamayız. Çünkü onun yaşantımızdaki yeri, öylesine güvenliğimizi sağlamıştır ki yokluğuyla neredeyse sudan çıkmış balığa döneriz. Onunla yaşayabileceğimiz güzellikleri ertelediğimiz için, içimiz yangın yerine döner. “Keşke ”ler ortasında bunalırız. Hiçbir zaman bu yok oluşa hazırlanmamış bir insan olduğumuzu anlarız. Hemen o an, o dakika, o saat ya da o gün, diğer sevdiklerimize nasıl zaman ayıracağımızın planlarını yaparız. Oysa, heyhat, bu zamanlar; yaşamımızın kısacık dilimlerini kapsar. Sonra yine “aynı minval üzre ” yaşamaya devam ederiz.
Bu, yalnız sevdiklerimizle ilgili değildir. Kişiliğimize ya da yapımıza bağlı olarak aynı şeyleri kendimiz için de uygularız. Sonuç yine aynıdır. Bunlardan hep üzüntü duyarız, ama bir türlü yapacaklarımıza “öncelikli sıralama”yı sağlayamayız.
“Ölüm gerçeği ” insanı yüzyıllarca düşündürmüş. Dinlerin felsefesinde önemli bir yer tutmuş. Her canlıya biçilen ömür denen sürecin doğal bir sonucu olarak, bütün toplumlarda; acılardan, geleneksel törenlere uzanan bir dizi anlayış, bunların sonucu olarak da değişik inançlar oluşmuş. “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi öteki dünya için çalışmak ” öğütlenmiş. Öteki dünya insanı sürekli meşgul etmiş. Ölüm düşüncesi belki de korkuların en dehşetlisi olmuş. Bazen de bu dünyanın ağır yükünden kurtulmanın tek çaresi olmuş.
Çelişkiler insanın peşini bir türlü bırakmıyor görüldüğü gibi. Ölümle ilgili, varlık-yokluk fikrini, insanı rahatlatan çözümleri herhalde en çarpıcı şairler anlatmıştır. Bunlara bir göz atarsak, hiç aklımıza gelmeyen ilginç bakış açılarını yakalayabiliriz belki. Belki de böylece ölümle ilgili izlenimlerimiz değişebilir, daha sakin düşünmemizi sağlayabilir.
Ölümün her insanı eşit kıldığını Karacaoğlan gibi anlatmak mümkün.
“ Ağa olsa paşa olsa beğ olsa / Yakasız gömleğe sarılır bir gün ” Bu, öylesine doğaldır ki yaşamak gibidir sanki. Seyrani’nin “ Can ipini ten yününden / Saran kirmen ular bir gün / Sulu yalçınlar önünden / Açılan gül solar bir gün ” deyişiyle de örtüşür. Yahya Kemal Beyatlı’nın “ Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya / Ruh öyle yollanır uyanılmaz uykuya. ” dizeleriyle de doğal bir ortaklık kurar.
Her ölüm erkendir. Beklenmez. Bu yüzden şaşırtıcıdır. Daha doğrusu, umut son ana kadar devam eder. İnanılmazlık, beklentilerin önüne geçtiğinde yıkılır insan.
İlhan Geçer “ Mevsim ne olursa olsun / Kapın vurulur ansızın /Tükenir cümle korkular / Düşer göklerden yıldızın. ” derken, her insanın gökte yıldızı olduğu inancını, ansızın gelen ölümlerin acısını, beklenmezliği ne güzel anlatıyor! Necip Fazıl Kısakürek “ Hüküm yazılıyken kara tahtada / İnsan yine çare arar ecele. ”diyor.
Alınyazısı karşısında aramaktan vazgeçemiyor insan… “Ölümün en büyük ganimeti biziz, / Bizim en son şarkımız ölüm.” diyen Şinasi Özdenoğlu, hayatı olumlu bir biçimde sona erdirmek görevini de anımsatıyor.
Ya yakın bir dostumuzun ölümünü, çok uzak bir havadisle almak, bizi ne hale sokar, düşündünüz mü? İşte bunu da Ziya Osman Saba’dan öğreniyoruz. “Bir yaprak dökümüdür dört yandan / Bir dostun, seninle ağlamış, gülmüş, / Bir sabah gazeteyi açarsın ki: / Ölmüş !”
Nurullah Genç ölümü şöyle tanımlamış: “birine ilkbahar olan / diğerine kanlı kar tanesidir / ölüm
Nurullah Genç ölümü şöyle tanımlamış: “birine ilkbahar olan / diğerine kanlı kar tanesidir / ölüm
ki :kaçınılamayan / ölüm ki: yapayalnız / kafdağı’nda bir anka’nın sesidir. ”
Bu dünyadan göçen kişi ne hisseder, bilemiyoruz. Ancak acıyı çeken yine de arkada kalanlar olur. “Gidenlere öldü diye ağlarız / Aslında geride kalanlar ölür ”diyor A.İnal. Bunu destekleyen M.R.Şirin’in dizeleri. “babam öldü / koptu çalar saatin gergin yayı / babasız evlerde / kim susturacak / çığlıktan doğan fırtınayı ” Annenin, babanın izleri, yaşımız kaç olursa olsun, derin etkisinden kurtulamadığımız, varlığımızın en temel
duygu birikimleridir.Abdülkadir Budak da bunu anlatıyor. “Beni bir yol kıyısında ölü buldular / Soğuyan alnımda annemin eli / Son sorum şu olmuştu, anımsıyorum / -Annem benden önce ölmemiş miydi? ”
Bir de “ölmeden ölmek” var ki; kederi, elemi lokma yapıp yutamadığımız bir şey olur yaşamak. “Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkil olan budur ki ölmeden evvel ölür kişi. “ derken Yahya Kemal acaba bizim düşündüklerimizden başka neleri kastetmiştir ?
Kim olursa olsun, genç birinin ölümü bizi çok etkiler. Çocuklarından sonraya kalan anneler, babalar; yavrusunun yüreğindeki durmadan katlanan özlemiyle yanar durur. İnsan sevgisinin en güzel örneklerini veren Yunus Emre de bu acıyı 13.yüzyıldan günümüze aynı sıcaklığı, tazeliği koruyarak getirmiş. “ Bu dünyada bir nesneye /Yanar içim göynür özüm / Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi ” Gençlerin ölümüne daha gerçekçi bir yaklaşımı, Dadaloğlu’nun dilimize persenk olmuş şu dörtlüğünde bulmak, belki de içimize biraz su serpebilir. “ Dadaloğlu yarın kavga kurulur / Öter tüfek davlumbazlar vurulur / Nice Koçyiğitler yere serilir / Ölen ölür kalan sağlar bizimdir ”
Ölüm düşüncesiyle birlikte, ölüm korkusu da koşarak girer içimize. Yaşamak ne kadar doğal bir şeyse, ölüm de öylesine doğal kabul edilmeli uzmanlara göre. Bir öteki dünya varlığı, bu dünyada bütün hesapların nesnel biçimde ortaya konacağı düşüncesi rahatlatır bizi. “ Ten fanidir can ölmez / Ölenler geri gelmez / Ölür ise ten ölür / Canlar ölesi değil ”diyen Yunus “ Ölümden ne korkarsın / Korkma ebedi varsın “ dizeleriyle dinginlik dolu bir iç dünya sunarak bizi rahatlatıyor.
Geride kalanlar nedir peki? Hoş anılar… İnsanlığa hizmet… İyilikler… Esprili anekdotlar… Sedat Umran’a göre geride kalanlar biraz somutlaşıyor. “ Ben ölüyüm / eldivenlerimde kaldı sıcaklığı ellerimin, / gözlerimdeki korku aynalarda; / gülüşümden uçurtmalar yaptınız ama uçuramadınız / sevincinizin göklerinde. ”
Ölüm bir avcı. Kuşku ve pişmanlık içinde geçireceğimiz bir hayat, bize neler sunabilir? Erdem kabul ettiğimiz iyilik, doğruluk, alçak gönüllülük, mertlik, dürüstlük ilkelerini temel yaşam felsefesi olarak alırsak, bu dünyayı cehennem olmaktan kurtarabilir miyiz? Ayrıca öteki dünyadaki hesabımızın da temiz çıkması için bir çaba göstermeyecek miyiz? Soruların, sorgulamaların ucu bucağı yok.
İyisi mi biz, biraz mizaha bulaşalım. Çünkü mizah, her şeyi güzelleştirir. Ölüme de bu açıdan bakabiliriz. “ Ölüm, / Sen beni aldatamazsın, / Aklımda! ” diyebiliriz Behçet Necatigil gibi. Kolay uygulanacak vasiyetler bırakabiliriz arkamızda. Âşık Veysel gibi. “ Can kafeste durmaz uçar / Dünya bir han konan göçer / Ay dolanır yıllar geçer / Dostlar beni hatırlasın ” diyebiliriz.
Ölüm korkusunu en çok işleyenlerden biri olan Cahit Sıtkı Tarancı gibi, ölüm korkumuzu yaşama sevinciyle bezeyerek yüceltebiliriz. “ Öldük, ölümden bir şeyler umarak, / Bir büyük boşlukta bozuldu büyü. / Nasıl hatırlamazsın o türküyü, / Gök parçası, dal demeti, kuştüyü, / Alıştığımız bir şeydi
yaşamak. ”
![]() |
| Ölünce kirlerimizden temizlenir... |
Ölümle yaşam iç içe. Ölümü iyi bir misafir gibi karşılayamıyoruz doğal olarak. Sürekli özbenliğimizi ortaya koymak çabası içinde, varlığımızın kalıcılığını somutlaştırmak uğruna gecemiz gündüzümüze karışırken, “takdir-i İlahi” nin karşımıza çıkardığı Azrail’e, Deli Dumrul gibi “Bre sen de kimsin?” demek ancak Dede Korkut’ta mümkündür. Hayatın gerçeği buysa, onu ruhumuza çeki düzen vermek için bir fırsat kabul etmeliyiz. Bizim modern Deli Dumrul’umuz Can Baba gibi, çılgın bir sevgi yüküyle karşılamalıyız hem yaşamı hem de ölümü…
” Badem çırparcasına olacak ölümüm Azalarım dökülecek toprağa
Yine ben toplayacağım sepete ”
Etiketler:
Abdülkadr Budak,
Cahit Sıtkı Tarancı,
Can Yücel,
Dadaloğlu,
İlhan Geçer,
Karacaoğlan,
Necip Fazıl,
Orhan Veli,
Ölüm,
Şiir,
Yahya Kemal,
Yunus Emre,
Yusuf Ziya Ortaç,
Ziya Osman Saba
Suyu Çekilen Yaz
Sonbahar;ayva,elma kokusunu-bu, evlerde depolanan ayva ,elma kokusudur-toprağa düşen yağmur damlalarıyla oluşan “toprak kokusu”nu anımsatıyor bana.Bir de Cahit Sıtkı Tarancı’dan ”Ayva sarı nar kırmızı sonbahar”dizesini sonbaharla birlikte dilime pelesenk ediyorum.
İlkbahar;leylak kokusu,menekşe kokusu,nergis kokusudur benim için.Meyve çiçeklerinin kokusudur. ”Meyve çiçekleri”deyince bir an durup Rıza Polat Akkoyunlu’yu düşünüyorum. ”Güneyden geliyorum,/ Güneyden…/ Saçlarımda portakal,/ Ellerimde/ Limon çiçeklerinin kokusu.” Bu dizeler tarih anlatıyor.Belki bir süre sonra “Bu limon çiçeği kokusu da neymiş?”denilecek.Oysa bütün Mersin’i bürüyen bu koku hep sürmeli.Çünkü Mersin’imizin hafızalara kazınan en büyüleyici özelliklerinden biri de bu koku.
Yaz; güneş,deniz,yosun kokusudur kimilerine göre. Güneşte yanmış asfalt kokusudur belki de. Kiraz, şeftali, kayısı, kavun-karpuz kokusu ve tadıdır yaz.Her nesnenin,her şeyin güneşte yanmış bir kokusu vardır ki yazı unutulmaz kılar.
Tatil kavramının yazla birleşmesi, içimizde sayısız çoşkular da yaratır. Coşkularımız hızını en çok denizden alır.Dörtte üçü suyla kaplı mavi gezegenimizin bize tattırdığı en önemli zevklerden biridir,denizle kucaklaşmak. Dalgalara atılıp bedenimizi kuşatan bu serinlikle- her yaşta bir çocuk olarak- haşir neşir olmak kimin hoşuna gitmez ki?
Bu kadar uzun bir sahil şeridine sahip olup da “Denize girmek için Taşucu’na kadar gitmek gerek.” diyen, daha doğrusu demek zorunda kalan, bir toplum olmaktan siz de utanıyorsunuzdur mutlaka.
Dostumuz yaz,çocuklarımız için bir şenliktir.Çünkü öncelikle “yaz tatili” kavramıyla ve okullar kapalı olduğu için bir şenliktir.Sonra oyunların doyulmaz lezzetini saate bakmadan yaşamak şansı yarattığı için bir şenliktir.Ayrıca denizin, havuzun,ağacın,taşın,bitmez tükenmez eğlencelerin doğmaca yaşandığı bir mevsim olduğu için de bir şenliktir.Aslında yaz,çocukların suyla bütünleştiği bir mevsimdir. Ve de en çok bunun için bir şenliktir.
Biz su-sever bir toplumuz.Temizlikle ilgili eğitim eksikliğimiz olsa bile sudan,su kenarlarından vazgeçemeyiz.Orta Asya’da bütün mahlukat“Su!Su!”diye çığrıştığında ,yüklemişiz denklerimizi,sulak yerlere doğru yola çıkmışız.Deniz bulmuşuz,dere bulmuşuz,göl bulmuşuz,kenarlarına konmuşuz,göçebe olsak da.Bulunduğumuz yerlere “sahibülhayrat” çeşmeler yaptırmışız.Gelen geçen bu sulardan içsin,çeşmeyi yaptırana hayır dualar etsin diye.
Su kenarlarından söz edince yaz sıcağının cehennemi halini düşünüyorum. Yaz sıcağı dağa taşa hükmedeli ağzımızın tadı kaçtı.Öteki yarıküredeki serinliğe imreniyoruz.Oysa onlar da sellerle, tayfunlarla boğuşuyor.
Yazla birlikte gündeme “küt” diye oturan bir su sorunu var ki hepimizi kara kara düşündürmekte.Çünkü biliyoruz ki su gibi akan zamanın pençesindeyiz.Mavi küremiz de bizim pençemizde.Artık mevsimlerin eski mevsimler olmayacağı su götürmez bir gerçek.Biz,insanoğlu,yine de su katılmamış vahşetimize yenilerini eklemeye devam ediyoruz.Bir yandan da içimize su serpecek çarelerin peşine düşüyoruz. Düşeceğiz elbette.Ama vahşetimizi de bir hayli sınırlandırmamız gerekiyor.
Bugünlerde susuzluktan kırılan kentlerin dramını gözlemekteyiz.Suyun başında olduğumuzu varsayarak,sıranın bize gelmeyeceğini hayal edebiliriz.Öyle olsa bile, susuzluk korkumuzu yok etmek olanaksız.Çünkü insanoğlunun su katılmamış aymazlığı var ortada.”Suyu görmeden paçaları sıvamayın.” diyorsanız,suların çoktan karardığını bilmenin bile bir şey ifade etmediğini acı acı gülerek, çok yakında anlayacağız . Ahvalimiz “sudan çıkmış balığa dönmek.” Gemi su alıyor.Biz elimizden gelen olumlu katkıları sağlayalım ki emeğimiz geçsin, emeğimizin kıymetini bilelim.Dünyamızı yaşanası kılalım böyle böyle.
Hayatımızı boydan boya kuşatan suyun yok olacağını düşünmek bile tüyler ürpertici. Musluğu açıp suyun akışını izlerken bunu düşünüyorum.Düşünmekten öte,bir gün onsuz kalacağımız dehşetiyle irkiliyorum.
Şikâyetçi olan kim?Biz…Suyu bulandıran kim?Biz…Hepimiz çevreciliğimizi masaya yatırıp,suyunu çekmek üzere olan kaynaklarımızı tutumlu kullanmanın yollarını aramalıyız.Ve bu yolları mutlaka ve mutlaka çocuklarımıza da öğretmeliyiz.
Petrol savaşlarının su savaşlarına dönmesi yakın.Köylerimizde tarla ,arazi savaşımlarının su savaşımlarıyla da yoğunlaştığını hepimiz medyadan biliriz. Hatta yağmur duaları için yollara çıkan insanımızın bazen olmadık nedenlerle birbirine düşmesini de gözlemlemişizdir. Can Yücel’in “Islak Öykü”şiirinde bu,nasıl güzel dile getirilmiş!Çelişkilerimizi bu şiirden daha güzel anlatacak başka şiir bulamazsınız. Hem acıklı hem komik… Sonu böyle biten öyküler yaşanmasın desek bile,insanın yaratılıştan gelen özelliğini göz ardı edemeyiz… Suyumuz ısınmadan bu su’lu öyküye kulak verelim mi?
Yağmur duasına çıkmış köylüler
Abdest alıp
Göğe el açıp
Yedi rekât namaz kılmışlar
Üç keçi kesmişler sonra
Sana fazla düştü bana az diye
Cıngar çıkmış aralarında
Tabancalar patlamış
Candarma yağmış üstlerine
27 Kasım 2011 Pazar
Güllük Gülistanlık - II
Güzellik tanrıçası Afrodit’in doğuşu sırasında, vücudundan akan köpüklerden bir gül ağacı bitmiş. Afrodit, onu Tanrıların içtiği nektar’la sulayınca beyaz bir gül açmış. Beyaz gül, Afrodit’in simgesi olmuş böylece. Ancak bu beyaz gülün kırmızı gül haline gelmesi de yine bir mitolojik olayla ve yine Afrodit marifetiyle olmuş.
Bir mersin ağacının kabuğunun çatlamasıyla dünya güzeli Adonis doğmuş. Afrodit, onu görür görmez vurulmuş. Yer altı tanrıçasına teslim etmiş büyütmesi için. Adonis’e âşık olan tanrıça, onu Afrodit’e vermeyi reddetmiş. Tanrıçalar kapışınca araya Zeus girmiş. Zeus’un kararına göre Adonis, yılın dörder ayı tanrıçaların yanında kalacak, kalan dört ayı istediği biçimde yaşayacakmış. Adonis, onun tercihine bırakılmış bu süreyi Afrodit’le geçirmek istediğini söyleyince kıyametler kopmuş.
Yer altı tanrıçasıyla birlikte onlara cephe alan diğer kıskanç tanrıların da işbirliğiyle, Adonis tuzağa düşürülmüş. Üzerine bir domuz salıvermişler. Kasığından yaralanan Adonis kan revan içinde kalmış. Kan kaybından ölen bu güzel delikanlının toprağa karışan kanından “Manisa Lalesi”çıkmış. Bütün bunlar olup biterken, sevgilisinin yardımına koşmak isteyen Afrodit’in ayağına bir diken batmış. Hem de kendi beyaz gülünün dikeni…Dikenin battığı yerden akan kanlar, beyaz gülü kırmızıya boyamış. Bu efsaneye göre de kırmızı gül böyle oluşmuş. Kırmızı gül, tutkulu aşkın simgesi. Efsaneleri de ona göre… Kahramanlar farklı, ama beyaz gül ve dikenler ortak…
Anadolu nerdeyse bütün olayların, görüşlerin ve felsefelerin merkezi.
1553 yılında “Kara Fazlî” Şehzade Mustafa için alegorik bir mesnevi yazar. Her zaman dişil düşünülen gül, bu mesnevide erildir. Mesnevinin konusu şöyle:
Rum ülkesinde Bahar Şah adında bir hükümdar yaşamaktadır. Bu hükümdarın son derece yakışıklı bir oğlu vardır. Adı,Gül’dür.Bahar Şah, oğlu Gül’ü Gülşen’e(Gül bahçesi ) vali yapar. Gül’ün yardımcıları kimdir? Ona yakışanlardır yardımcılar da. Sümbül, Nergis, Selvi, Süsen,Jale, Meltem, Irmak…
Gül, henüz kendi güzelliğinin farkında değildir. Bir gün suda kendi suretini görür, kendine hayran olur. Dünyada ondan daha güzel biri var mıdır diye merak eder.Bunu araştırmak ister. Yardımcısı Meltem’i bu işle görevlendirir. Meltem, araştırmaları sonucunda Bülbül’ü bulur. Bülbül’e Gül’ün güzelliğini anlatır . Bülbül, daha Gül’ü görmeden ona âşık olur. Ve Gül’ün ülkesine uçar. Avcılar Bülbül’ü yakalayıp kafese koyarlar. Kafesi de Bahar Şah’a verirler. Ama Gül, Bülbül’ü kurtarır. Birlikte sevgi âleminde mutluluk içinde yaşarlar.
Kanuni’nin oğlu Şehzade Mustafa’ya yazılan bu mesnevinin bazı bölümleri İngilizceye,Fransızcaya; tamamı Almancaya çevrilmiş .( 1834 ) Eserin adı “Gül ü Bülbül”
Halk şiirinde “gül “imgesine sıkça rastlarız. Bu sözcük; sevilen , nazlandırılan, zarafetine hayran olunan kişileri anlattığı gibi, bir seslenme sözcüğü olarak da duygusal yakınlığı pekiştirir: “Gülüm !”
Bazen de sevgilinin eşsiz güzelliğini anlatabilmek için halk ozanının kırmızı güle şiddetle ihtiyacı vardır.
“Salındı bahçeye girdi
Çiçekler selama durdu
Mor menekşe boyun burdu
Gül kızardı hicabından”
Ercişli Emrah’ın gözünü bürüyen sevda, gülü utançtan kızarmış gösterse de, Âşık Veysel’le toprağa duyulan minnet duygusunun simgesi olarak karşımıza yine gül çıkıyor:
“Karnın yardım kazmayınan bel ilen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine karşıladı beni gülünen
Benim sadık yârim kara topraktır “
Bana öyle geliyor ki halkımız, çiçeklerin tümünü kapsayan bir terim gibi de kullanıyor “gül” sözcüğünü. “Güllü pazen, güllü basma “ sözleri Çukurova’da “çiçekli” anlamında kullanılıyor bildiğim kadarıyla.
Dinsel bir yanı da var “gül” sözcüğünün.”Hazreti Muhammet’in teri,yüzü” anlamında hem Divan Edebiyatında hem de Tasavvuf Edebiyatında, mecazlı söyleyişler olarak çokça yer alıyor. Hıristiyanlıkta Meryem Ana için “dikensiz gül” imgesine rastlıyoruz.Bir aşk çiçeği olarak gökten indirildiği inancıyla kiliselerin mimarisinde özellikle dikkat çekmekte, ”Gül pencere “denilen terim de buradan kaynaklanmaktadır.
20 000 çeşit gül üretildiğini belirtiyor kaynaklar. Çeşitlerinin çokluğu bir yana renklerinin oluşturduğu büyülü bir anlam çağrışımıyla da dolu gül. Aşkı, tutkuyu en çok simgeleyen gül,kırmızı olan. Beyaz gül saflığı, el değmemişliği anlatıyor. Sarı gül kıskançlık simgesi. “Pembe, gönlüm sende “ deyişi zaten açıklamayı gerektirmiyor. Bütün bunlar yoruma açık, herhalde çiçekçiler bu anlamları daha iyi bilir. Ancak şairlerin bildikleri daha farklı.
Güzelliği anlatmak için en çok başvurulan çiçek güldür,diyebiliriz. Cahit Külebi bakın Sevda Bahçesi'nde neler söylüyor:
“Pembe gül hülyandır açılmış,
Beyaz gül yanakların,
Sarı gül dağınık saçlarındır,
Ve mahzun kalbim ateş gibi
Yanan dudaklarındır.”
Enis Batur, Beş Gül'de gülün renkleriyle,aşkın renklerini bağdaştırırken, çağrışımlarının zenginliğine bizi de ortak ediyor:
“sizin için tuttum beş gül getirdim Sevgili,
durup dururken beş kırmızı gül getirdim, kan
beş beyaz gül süt,beş sarı gül altın yaprak,
tuttum beş pembe gül getirdim Sevgili,tan.”
Gülün gülmekle ilgisini, gülmenin “yaşama sevinci”yle bağlantısını Nazım Hikmet gibi kim anlatabilir ?
“Güldün
güller açıldı penceremin demirlerinde.”
Gülmekle ,ağlamak arası bir sevdanın, geçmişe hükmeden yoğunluğunu hissetmek, güzel bir gülüşü, kaybolan zamanlarda bir yere koyamadan anlayabilmek de mümkün. Ahmet Ada da Acıyla Akran'da bunu anımsatıyor bize.
“Burada taşrada bir esimlik rüzgâr
Üşüttü mü gül yaprağını gizlice
Duyarım yüreğimde sessizce
Geri gelmeyecek örselenmiş gençliğimi
gülüşün gülleri bunlar
tutup koyamıyorum masaya “
Sevecenlikle aşkın birleştiği seslenişleri de unutmamak gerekiyor. Öyleyse Mehmet Çınarlı’ya da uğramalıyız.
“Saçlar ağardı, sanma ki yaşlanmışız gülüm.
Vallahi neyse sendeki hoşlanmışız gülüm.”
Ahmet Haşim’in “arza eğilmiş kanayan güllerini”, güller gibi fecr olan nümayanlarını”; Yahya Kemal’in “Endülüs rakslarında”, müzik ve dansla birleşen kırmızı olduğunu düşündüğüm güllerini, “Hafız’ın kabrinde açan mistik,huzurlu güllerini” de unutmak olmaz.
Taşralı bir delikanlı Mülkiye’de okurken, okulun en popüler, güzelliği dillere destan kızına âşık olur. Delikanlı sevdasını kimselerle paylaşamaz. Yalnız bu sevdayı ölümsüzleştiren bir şiir yazar. Şiirin adı Mona Rosa’dır. Kızın da bulunduğu bir arkadaş toplantısında bu şiiri okur delikanlı. Oradakilerin tümü bu coşkulu sevdayı ta yüreklerinde hissederler. Kız da çok etkilenir. Durumu anlar. Delikanlıya nişanlı olmasının önemsizliğini, o isterse nişanı bozabileceğini söyler. Delikanlı “Senin aşkın benim aşkıma ulaşamaz.” diyerek bu öneriyi reddeder. Kız intihar eder, delikanlı hiç evlenmez. Âdeta bu aşkla manevi bir bütünleşme içindedir.
Bu aşk öyküsü, bir şairin yazdığı “Mona Rosa “adlı şiire yakıştırılmış bir öyküdür. Şair Sezai Karakoç’tur. Şiir 14 kıtadan oluşmaktadır. Her kıta beş dizedir. Beşliklerin ilk dizeleri akrostiştir. 14 kıtadaki bu harfleri yan yana getirdiğinizde bir isimle karşılaşırsınız: Muazzez Akkaya’m.
Neredeyse 50 yıldır bu şiir üzerine öyküler uydurulmaktadır. Şair de 50 yıldır hiçbir açıklama yapmamıştır. Belki de bu yüzden gizemli bir büyü içinde meraklıları etkilemektedir. Aslında gerçekten herkesi etkileyebilecek bir şiir Mona Rosa. Gazeteci Yazar Ahmet Hakan, bu şiirle ve söylentileriyle ilgili bir yazı yazar. “Bu şiirin 60’larda daktiloyla, 70’lerde teksirle, 80’lerde fotokopi ile” çoğaltılarak elden ele dolaştığını belirtiyor. Bu efsane şiirin, bir aşk acısının yürek burkan sesi olduğunu da ilave ediyor.
Bir süre sonra Ahmet Hakan Newyork’tan bir ileti alıyor. Muazzez Akkaya’nın kızıdır iletiyi gönderen. Yazıyı annesiyle birlikte okuduklarını belirten Doktor Ayşe, annesinin Mülkiye’de okuduğunu , gençliğinde baş döndürücü bir güzelliği olduğunu doğruluyor. Ancak annesinin bu aşktan hiç haberi olmamış. Yalnız Mülkiye’de okuduğu yıllarda paltosunun cebinde yazanı belli olmayan şiirler bulurmuş.
Mona Rosa “tek gül”demekmiş. Bu şiirin ilk kıtasını yazmak istiyorum. Güllerle ilgisi de okuyana kalsın.
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister.
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
Eeee ne yapacaksınız “dikensiz gül “ olmuyor. Ama “gülünü seven dikenine” de katlanıyor. “Gül yüzlü” halkımızın “güllük gülistanlık” yaşayacağı günlerin özlemi içindeyiz. Belki de siz yakınmıyorsunuz, “gül gibi geçinip “gidiyoruz, diyorsunuz. En büyük dileğimiz bu. Yüzünüzde her daim “güller açsın”. Çocuklarınızı da “el bebek gül bebek “büyütün. “gül üstüne gül koklamayan” eşinizle ya da sevgilinizle gül kokusuyla dolu güzel günler sizin olsun.
24 Kasım 2011 Perşembe
Hazanın Hüznü
İ.Z.Eyüboğlu’nun Etimoloji Sözlüğü’nde “güz” sözcüğünün “küz” sözcüğünden geldiği belirtiliyor.Türkçe bir sözcük güz.”Gölge,güneşi az yer,sıcakların azaldığı dönem” anlamına geliyor.En eski Türk sözlüklerinde,yazılı belgelerde yazdan sonra gelen dönem, ”sonyaz, sonbahar”karşılığı olarak kullanılıyor. Anadolu halk ağzında “kuz,guz”biçiminde kullanılan bir sözcük var ki”güneş doğunca geç aydınlanan,geç ısınan, erken soğuyan yer” anlamında. ”Kuzey” sözcüğü de buradan geliyor zaten.
“Güz,sonbahar,hazan” sözcüklerini aynı mevsimi dile getirmek için kullanıyoruz. ”Hazan” sözcüğünü ya “hazan yaprakları” ya da “hazan mevsimi” biçiminde dil hazinemize almışız.Hani çoğumuzun bildiği bir şarkı vardır.”Yine hazan mevsimi geldi/Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra koşacak”diye başlar.Hazanla hüznü buluşturan, çağrışımlara hız veren bir şarkı. “Hazan”sözcüğü de “güz,sonbahar” anlamını karşılayan ,Farsça bir sözcük. Yaprakların sararıp dökülmesi,öteye beriye savrulması olayından hareketle, sonbahar hazanla bir bütünleşme sağlıyor.
Hazan,sonbahar,güz,yaprak dökümü… Doğanın yeşilden sarıya, kırmızıdan kahverengine dönüştüğü bir renk cümbüşünü biz bu mevsimde görüyoruz. Makiler hariç, sarıdan kızıla doğru dalgalanan bu renkler içimizde hem güzellik duygusu uyandırıyor,hem de bizde bir sona eriş imgesi yaratıyor.Sona ermek, insan ömrünün sonbaharını düşünmek, sonra ölümle yoğunlaşan bir duygu çemberinde sıkışıp hüzünlere gark olmak. Ancak biliyoruz ki hayat devam edecek ve de böylece hüzünlerimize katık ettiğimiz yaşam savaşı da göz ardı edilmeyecek.
Küresel ısınmayla bedensel bir çelişki yaşadığımız şu günlerde,geçmiş zamanlardaki güz mevsimlerini anımsıyoruz.Kırkikindi yağmurlarını anımsıyoruz.Yağmurlarla birlikte akarsularımızın kabarmaya başladığını anımsıyoruz.Sonra da ”Akdeniz ikliminin tipik özelliklerini yaşadığımız geçmiş, bir düş müydü?”diyebileceğimiz bir değişime bir türlü ayak uyduramadan şaşırıp kalıyoruz..
Hüzün eylülle birlikte giriyor dünyamıza, daha doğrusu eylülle birlikte ağdalanıyor. Şairler, duygusal yapılarıyla bu hüznü hepimizden yoğun yaşıyorlar.Bunun için:
“Günler yağmur alacasını giyindi
Bulutlar indiler yere birer birer
Sabahlar düşlerimiz kadar kısa
Akşamlar ömrümüzün garipsi yükü
Havada gurbet sürgünü türküler”diyor Şükrü Erbaş.
“oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar”diyor Attila İlhan.
“Heybemdeki kır çiçekleri
bir yangındır güze doğru
tutuşturur yüreğinde
uzak özlemlerin külünü
hiç beklemediğin bir anda”diyor Ahmet Telli.
“Bu mevsim aydınlık gökyüzünü katladı,cebine koydu
Ufkun dört duvarında bozbulanıklığın sızıntısı
Güz,sarının ressamı,daldırıyor hüzün kovasına
Fırçasını,bitirmek için “umutsuzluk tablosunu”diyor Sedat Umran
Akdeniz ikliminin dışına çıktığınız bir zamanda gördüğünüz güzellikler, çağrışımlarıyla sizi rahat bırakmaz ki.İlla ki birleştirirsiniz anılarla anları. Yağmuru, yağmurun toprağa düşmesiyle başlayan o nefis kokuyu ve bu kokuyla birleşen unutulmaz anlarınızın hüznünü nasıl unutursunuz?
Sonbahar ayrılıklar da sunar,ayrılıklar da gösterir bize.Okullar açılır,çocuğunuz sevinçli bir telaş içinde üniversitesinin yolunu tutar.Bir başka kente başarı kazanmış olarak gitmek sizi onurlandıran bir şeydir aslında…Ama onun bu kadar büyüdüğünü fark etmek size asıl dert olan.Onunla gurur duyarken bir de kendi aynanızda kendinizi sorgulamanın telaşını,sıkıntısını yaşarsınız.Artık onunla sürekli zaman geçiremeyeceğinizi de düşünürsünüz. Onun kendi dünyasının olmasını doğal karşılarsınız bir yandan,bir yandan da hüzün basar içinizi.Özlemleriniz katlanır.Çünkü hem çocuğunuzun özlemini içine alan bir özlemdir bu, hem de sizin bir çeşit içhesaplaşma yaşamanızı tetikleyen zaman sürtünmesidir sizi acıtan…
Bu duyguları çocuğunuzu evlendirirken de yaşarsınız,çocuğunuz askere giderken de.Her şey doğal akışında olmalıdır.Bunu kabul edersiniz.Hele şu günlerde, en çok onu askere yollarken-terörle gelen şehit öyküleri sizi gözyaşlarına boğarken-hüznün,ayrılık acısının bütün bedeninizi, bütün ruhunuzu sardığını hissedersiniz. Ona hissettirmemeye çalışarak ve de içiniz yanarak dualar mırıldanırsınız.Onun sağ salim dönmesidir tek isteğiniz.Aklınıza doluşan ihtimallerle boğuşurken, yüreğinizden ılık ılık bir şeylerin aktığını, öyle derin bir hüzünle yoğunlaştığınızı duyumsarsınız ki bunu hiçbir acıyla ölçemezsiniz.
Karacaoğlan “Üç derdim var birbirinden seçilmez/Bir ayrılık,bir yoksulluk,bir ölüm“ derken insanın yaşadığı acıları en az sözcükle dile getirirken belki de sizi düşünmüştü.Birkaç sözcükle can alıcı bir sonuca ulaşabilmenin büyüklüğü karşısında hayranlık duyabilirsiniz. Ayrılık…Evet ayrılık bir dert…Hazan mevsimi de ayrılığı anlatmıyor mu? Sevdiğinden ayrılmak,sizinle bütünleşen şeylerden ayrılmak…Yanı başınızda olmasına alıştığınız bir nefes;alıştığınız bir sokak;alıştığınız bir ev;alıştığınız komşular; yıllar yılı sizinle birlikte yaşayan bir kedi,bir köpek…bunların hepsinden ayrılmak,içinizi hüzünle doldurur.
İstatistikler sonbahar ve kış mevsimlerinde ölümlerin çoğaldığını gösteriyor.Ölüm elbette hepsinden ağır bir acı.Hüzün acıya yakındır,acı ölüme.Kısacası,kim hangi acıyı yaşıyorsa, o başka bir türlü ağır basar.Üstelik bunlar akşamları bitmez tükenmez bir kervan olur da ardı ardına peşimizden gelir.İşte o zaman Attila İlhan oturur da bir yanınıza, şöyle seslenir size:
“karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır
yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım
bu gece dağ başı kadar yalnızım”
Öbür yanınızdaki Metin Altıok durur mu?O da sonbaharı,karanlığı,acıyı irdeleyip durur.Siz yine de hüzne doyamazsınız:
“Sonbahar –ki acının dipnotudur-
Sesinin solgun göğünde
Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur
Savrulur her yana kavruk kelimelerle
Yüreğini acıyla buruşturur”
İlhan Geçer atılır birden.Akşamların , ayrılıkların ,yalnızlıkların,umutsuzlukların git gide koyulaşan sarmalında dizeler döktürür:
“Umutsuzluk biçiyor akşamların makası
Tatsızlığın tortusu dolmuş güz kadehlere
Tüfek çatmış sevincin yorgun piyadeleri
Ellerimiz tutunmuş çürük iplere”
Bütün bu hüzne ve acılara karşın, umutsuzluklara karşın iyimser olabilirsiniz.Çünkü yaşam acılarıyla,güzel anlarıyla dolambaçlı bir serüven.Öyleyse Ahmet Hamdi Tanpınar’a kulak vermek gereklidir diye düşünebilirsiniz:
“Durgun havuzları işlesin bırak
Yaprakların güneş ve ölüm rengi
Sen kalbini dinle,ufkuna bak.”
Belki de Can Yücel gibi söylemek daha doğru olabilir:
“İhtiyar oluyorum ihtiyar
Tut ki,köhne tramvaylar için
İhtiyarî bir duraktır yaşamak”
Yalnızlığın,acının,umutsuzluğun,hüznün ilacı sizde aslında.Bunlar,insanca duygular.Bunlar olmazsa insanoğlunun hiçlikle buluşması,yok oluşa sürüklenmesi, duygu denen güzel dünyanın kaybı, tehlikeli bir bataklığa düşmektir.İşte o zaman yok olan doğamıza,yok olan dünyamıza ,yok olan insanlığa ağıt yakmak zamanıdır.İşte o zaman alarm zillerinin sonsuzluğa bilet kesmiş olduğunu, anlamamış bile olabiliriz.
Umudumuzu yitirmemek en önemlisi.Çünkü bizi ayakta tutan tek gücümüz umudumuz. Kayıplarımızı sorgulamak ya da sorgulatmak bizi yeniden hayata döndürebilir.Bunun için hayallerimiz, şiirlerimiz,düşlerimiz , parmaklarımızın arasından kum tanecikleri gibi kaysa bile,son anda parmaklarımızı kapatıp kutsal gücümüzü anımsamamız gerekiyor.Ya da bize bütün bunları anımsatacak birilerinin elinden tutmamız;yani sarıyı,kırmızıyı,kısacası solmuş renkleri,kaybolan renkleri yeniden yeşertmemiz gerekiyor. Tıpkı Salih Bolat’ın anımsatması gibi.
“düşlerinizi soruyorsunuz uykulara
uyanırken unutmuştunuz
şarkılarınızı soruyorsunuz rüzgârlara
bir kör dövüşünde unutmuştunuz
bir çiçek açmıştı bozkırda birden
koklamayı unutmuştunuz
sıcak iklimlerden yolcular beklerdiniz eskiden
beklemeyi unutmuştunuz
bir türkü tuttururdunuz isterse kar yağsın
bir çocuğu öpmeden duramazdınız
bir eli tutmadan duramazdınız
niçin suçlu suçlu duruyorsunuz
yaşamı n kurtarmalı biliyorsunuz”
Etiketler:
Ahmet Hamdi Tanpınar,
Ahmet Telli,
Attila İlhan,
Can Yücel,
Güz,
İlhan Geçer,
Karacaoğlan,
Metin Altıok,
Salih Bolat,
Sedat Umran,
Sonbahar,
Şiir,
Şükrü Erbaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









