Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2015 Çarşamba

Sular Bizden Akıllıdır


Toprak, hava, ateş, su… Dört öge, eski deyimle  “anasır-ı Erbaa”… İnsan yaşamının, daha doğrusu canlıların, ana maddeleri… Biri olmazsa topallıyor dünya.  Bir tek halkanın bile kopması, zincirin bütünlüğünü alt üst ediyor.

Bu dört öge. Uygarlıkların kurulmasında  her zaman önemli rol oynuyor. Geçmişi, şimdiyi ve gelecek zamanları  kapsayan geniş bir dairenin dirimsel sonucunu, hep başa dönerek etkiliyor. İlkel insan, mağaradan çıkıp kullandığı aletleri geliştirdiğinde, güvenli yaşamak için, sular üstüne güvenli evler yaparak uygarlık adına önemli bir adım atıyor. “ Su hayattır,” görüşüne böylece “su güvendir,” gibi bir yafta eklemek gerekiyor. Su her zaman güven vermiyor elbette. “ Sel “ gibi bir doğal âfet yaratabiliyor. Mitolojide, neredeyse her ülkenin, her toplumun . her dinin başına gelen bir “tufan” var. Bunlardan birine Donna Rosenberg’in “ Dünya Mitolojisi “ kitabında rastladım. Öykünün bir bölümü şöyle:

“ Aztek Mitolojisi” ne göre beş dünya yaratıldı:   Her birinin kendi güneşi vardı, her dünya yok olduğunda güneşleri de öldü.

İlk dünya yeryüzü güneşiyle aydınlatıldı. Tanrılar, insanların uygunsuz davranışlarına dayanamayıp onları cezalandırıldı. İnsanlarla birlikte güneşleri de yok oldu.

İkinci dünya  havanın güneşiyle aydınlatılmıştı. İnsanlar yine uygunsuz ve bilgelikten uzak davranışlarıyla Tanrıların şimşeklerini çektiler üzerlerine.  Kasırgalar indi yeryüzüne. İnsanlar maymuna dönüştürülürken güneşleri de öldü.

Üçüncü dünya, ateş yağmurunun güneşiyle aydınlatılmıştı. İnsanlar Tanrılara kurban vermeyi reddettikleri için depremler, yanardağlardan fışkıran lavlar, sıcak küller ve başka ateşli ölümlerle cezalandırıldılar. Güneşleri de onlarla birlikte yok oldu.

Dördüncü dünya suyun güneşiyle aydınlatıldı. Büyük Tanrı küllerden bir insan ırkı yarattı. İnsanların açgözlülüğü bitmedi.  Tanrılar onları selle cezalandırdılar. Güneşleri de boğuldu.   
Tanrılar beşinci dünyayı yaratmak için seferber oldular.  Bu dünya “dört “ hareketli beşinci güneşle yaratılacaktı. Karanlıkta bir araya geldiler:  Bu güneş daha önceki “dört öge” den oluşacaktı.    TOPRAK, HAVA, ATEŞ, SU…

Su, H2O, bizim için ne? Çöllerde yaşayanlar için ayrı, kutuplarda yaşayanlar için nasıl bir güç?…
“Çöl” deyince ilk aklımıza gelen sözcük değil mi “ su” ?  Arapça’da su ile ilgili çok sözcük olduğu belirtilir. Bu, suya duyulan büyük özlemin sonucu olsa gerek… Mavera-ün-nehr’den Meopotamya’ya, Nil’in bereketinden, Amazonlar’ın canlı hareketliliğine uzanan bir yaşam kaynağı ancak böyle değer kazanacak; başka türlüsü de düşünülemez.

Bugün hâlâ izleri bulunan  “ Roma su kemerleri ” ; eski İran’ı  bir petek gibi ören , ustalıkla yapılmış yer altı sarnıçları da bu değerin bir göstergesi. Buna Anadolu’daki uygarlıkların bıraktığı “ su “ ile ilgili çeşitli kalıntıları da mutlaka eklemek gerek. Çünkü Anadolu, su potansiyeli bakımından önemli bir güce sahip.

Suyun yaşamsal özelliğinin yanında  ayrı bir güzelliği, ayrı bir görüntüsü, ayrı bir sesi var. Hani bilinen bir terane vardır: “ Dünyada en güzel üç ses nedir? “ verilen cevabı hatırlayalım. “ Para sesi, kadın sesi, su sesi…”

Su sesinin güzel olduğu gerçeğine yürekten katılıyorum, ancak diğer seslerin tartışılır yanları var. Duruma göre değişen bu değerleri bir yana bırakıp biz “ su“ yla ilgili imgelere geçelim.
Yeşillikler arasından süzülerek akan bir derenin şırıltısı, bir dağ başında ıssızlığı bir sürü çağrışımlarla yok eden ya da ıssızlığı pekiştiren bir çeşmeyi düşünelim. Bunları sevmeyen birini düşünmek mümkün değil.  Bunu sevenlerden biri de Necati Cumalı…

Akan suyu severim ben
Işıldayan karı severim.  

Bir atasözümüz “akarsu pislik tutmaz,” diyor. Bu sözün bugün geçerliliğini yitirdiğini düşünmüyoruz bile. Çünkü bize akan, çağlayan, devinen,  duru bir suyu anımsatıyor… Dağ başında bir çeşme…       Kuş seslerine karışan su şırıltısının çam ağaçlarına fısıldadığı berraklık, şiirle hiç ilgisi olamayana bile duru dizeler düşündürmez mi?

Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.

Faruk Nafiz Çamlıbel, “su gibi aziz olma”nın, “su gibi akma”nın, “su katılmamış”lığın, “suyun başında bulunma”nın görkemini derinden hissetmiş. Ama Attila İlhan, her şeyin buhar olup dönüşümlere ayak uydurması gerektiğini düşünmüş…

Ölümün içerdiği hayat
Buhara inkılâp eden su
Tohum ağaç ve orman  diyor.

Dünyanın en güzel içeceği su… Canlıların en önemli yaşam kaynağı suyun yokluğunu düşünelim bir an… Belediyelerin bir günlük su kesintisi için nasıl hazırlık yaptığımızı anımsayalım. Temizliğin ana maddesi, arınmanın tek koşulu su, bizim ruhsal dengemizde de önemli boşlukları dolduruyor. Onun için kıymetini bilip Oktay Rifat Horozcu gibi şükredelim:

Boğazından lıkır mıkır geçen
Şu suyun kıymetini bil
Nedir ki bu mavilik deme

Böyle şükreden, aldığı her sağlıklı nefeste renk çığlıkları atan biri daha var. Bedri Rahmi Eyüboğlu, yani “Reis” ; oğluna yazdığı bir şiirde coşkusunu, sevgisini, yüreğini olduğu gibi “doğa”nın önüne seriyor. Doğadaki bütünlüğün yozlaşmalarla bozulduğuna da parmak basıyor şair.

Gözünü sevdiğim tohum,
Gözünü sevdiğim toprak
Kılı kırka yardılar oğul
Suyun sudan gizlisi kalmadı
Buğdayın macerası meydanda
Yıldızların sırrı âşikâr oldu

Dağlarca  “ Sular bizden akıllıdır, daha evvel görür akşamı” diyor. Bir başka şiirinde de Kızılırmak’ın akışını, ağırbaşlı akışını ve onun felsefesini kuran bir duyarlılığı zamana çekiyor.

Koca Kızılırmak köpüre köpüre
Akıyordu,
Bir telgraf direği dibinde
Zamanlar kadar telaşsız ve köpüksüz

Suların bizden akıllı olduğu gerçeği, insanoğlunun onu kullanırken daha geniş boyutlu düşünmesini ne yazık ki sağlayamamış. Suyun gücünden  uygarlık adına yapılanlar onun güzelliğini karatmamalıydı. Kirlenen göller, akarsular, denizler yine kendimize dönen bumeranglar haline  gelmemeliydi. Böylece oluşturulan uygarlık ve onun birikimleri  bizi sulardan, doğadan uzaklaştırmamalıydı. Bugün de Ahmet Haşim’in dizelerinden uzanan büyüyü  yakalayabilmeliydik.

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam

Acaba sonumuz, Gülten Akın’ın dile getirdiği yabancılaşmayı yaşayarak, doğanın güzelliğine ve bütünlüğüne sırt çevirmek mi olacak?

Evleri yüksek kurdular
Önlerinde uzun balkon
Sular aşağıda kaldı
Aşağıda kaldı ağaçlar

Belki de Hilmi Yavuz’a kulak verip her şeyin tersine döndüğü acıları bağrımıza basmak en iyisi…

Bir gül göle düşerse

Göl değil de gül bulanır

Resim: kaynak

Bir Cumartesi















Bir cumartesi kalabalığı
Eski bir dostla
Anılara dokunmadan geçince
Yumru halinde
Bir yürek olmuştur

Yırtılan gökyüzünüz
Açılmıştır bilinmez boşluklara
Sanki bir kervan yolu
Bakışlarınızdaki yıldızlar
Samanyolu, yıldız yolu

Kahraman bir Maraş’tan
Geçen gece otobüsleri
Yangının burasında
Gecikmişliğin
İçinizde yanan kandilleri
Martılarla
Uzak denizlere uçmuştur
Karanlıktır
Yokuştur
Yokluktur
Anılarınızdaki tomurcuklar
Daha var olmadan göçmüştür

Bir cumartesi kalabalığı
Eski bir dostla
Anılara dokunmadan geçince
Bir genç kızın gölgesi
Yetişemediğiniz bir hayale
Dönüşmüştür

Bir delikanlıdır zaman
Gül mü, karanfil mi yanık
Kırçiçeği kadar hüzünlü
Hiç ele geçmemiştir

Zaman
Gramafonlu bir şarkının
Eteklerinde çürümüştür
Ve uyanık bir gökyüzü
Ortalarda dolaşmaktadır

Bir cumartesi kalabalığı
Eski bir dostla
Anılara dokunmadan geçince
Susmak bir töre gibi kelepçelenmiştir
Susmak
Parmağınızda bir nişanedir
Susmak öç almanın
Güz elmasıdır
Dişlenmez
Susmak yaslanmaktır yankısız
Susmak
Garların yalnız kalabalığında
Nefes alamamaktır

Bir cumartesi kalabalığı
Eski bir dostla
Anılara dokunmadan geçince
Öyküleriniz
Yerlerde sürünmüştür
Düğümlerin en sıcak yerinde
Buzlar saçaklanmıştır
Başak sarılığına bürünen
Ilık bir yaz gecesi
Kara ayazlara geçmiştir
Trenlerden
Bir tutam saç
Kalp ağrılarına asılmıştır
İsyanlar
Selama durmuştur
Yalnızlıklara
Anlaşılmaz duruşlara

Eski bir dostla
Bir cumartesi kalabalığı
Anılara dokunmadan geçince
Tiz bir ses olmuştur
Kiraz ağaçlarında sallanan
Küpeler
Dokunulmaz bedenlerin ıslığında
Boşluğa
Bir ışık gibi yuvarlanmıştır
Bir kızın savrulamayan
Saçları
Yanağında tel tel donmuştur
Sarılamamış
Bir dost kolu
Havada beklerken
Yeni coşkuları
Irmaklarda boğulmuştur

Umutsuz bir aşk
Şenlikler içinde kaybolmuştur


29.04.2000

Resim: kaynak

5 Mart 2012 Pazartesi

Tutkunun Işığı



TUTKUNUN IŞIĞI
                 Bütün Kadınlara
Ben kadınım.
Yapıcılığın simgesi...
Âdem'in kaburga kemiğinden
Fırlayan kalbim
Sizin için atıyor.

Ben  kadınım,
Doğayım.
Düşlere zenginlik
Bende...

İnsanım.
Mutluluğu
Renklere dönüştürüp
Koynumda taşırım.
Duruluğun büyülü aynasına
Ben yansırım...

Şefkatle dolu kollarım
Aşkla kavrulur.

Doğurganlığın bütün yüzleri
Bendedir.
Sevgili olurum,
Dost olurum,
Anne olurum.
Bana sığınan başları
Bağrıma basarım.

Her şeye aşkla bağlanırım.
Bir katre alev gibi
Düşerim maviliklere
Işığa kesilir her yanım.

Bencilim.
Kıskancım.
Öfkem acımı sabırla sınar.
Bağışladığım yanlışlar
Serin okyanuslar çoğaltır.
Okyanusum
Ninnilerle
Dipsiz kuyulara ulaşır.
Yanlışlar
Orada
Demlenir.
Benim yanlışlarım
Sizin yanlışlarınızdır
Dipsiz kuyularımda büyür,
Güçlenir.
Saklarım.
Saklarım.
Fırlatırım yeryüzüne...

Tutku
Bir dönüşüme sevdalıdır.
Ulu izlerle beslenir
Geç görürsünüz...
Geç anlarsınız.
Söylenmeyen sözdür,
Sestir,
Biçimdir
İçimin mevsimlerinde...

Her şeyde izim vardır
Görünmem,
Arkada kalırım.

Korkaklar
Ezmek ister beni,
Ezemezler.
Çünkü
Bütün korkuları bilirim.
Güçlünün yüreğindeki
Dehşeti
Bilirim...
Yüreksizin cesaretini
Bilirim...

Duygularım
Doğruyu
İzler.

Şaşırtmacalar yaşarım,
Geçmişten geleceğe
Önyargılar kurulur.
Önyargılar
Bir sızıdır kalbimde.
Uçurumdur.
Ağlarım...
Gözyaşları
Yeniler beni,
Gümrah bitkiler gibi...

Ben kadınım.
Güzelliğim zalimdir,
Bağışlamaz.
Tayfunlar dışardadır
Sinsi oyunlara gebedir.
Umutsuzluk.
Umutsuzluk.
Umutsuzluğum
Öç almalarla evlenir.
Zalimliğim
Zulümlerle beslenir...

Ben kadınım.
Ben sevgiliyim.
Yaratıcı düşler çizerim
Düşlerim uçan tüllerdir.
Düşlerim acıların dansıdır.

Güçlüyüm.
Ayrılıkları yaşarım
Ayakta kalırım.
Ölümleri yaşarım
Ayakta kalırım.
Horlanmaları yaşarım
Ayakta kalırım.
Utançları, ihanetleri yaşarım
Ayakta kalırım.
Yitirdiklrim
Erdemdir
Döner bana...

Bir sevgi çorbasıdır
Ocağımdaki.
Ondan içen
Dostumdur,
Sevgilimdir,
Çocuğumdur.

Ben kadınım.
Her şeyi görürüm.
Her şeyi duyarım.
Fısıltılarla dolu
Dünyamda
Sessiz haykırışlarım
Duyulmaz...

Bütün zamanların
Sonsuzluğudur
İçim.
Özgürlüktür
İstediğim.
Bakışım özveriye
Işığım secgiye tutkundur

Yoksulluğum
Yoksunluktur.
Direncim inancımdır.
Beni anlayın.
Beni yargılayan
Kendini yargılar.
Çünkü ben insanım,
Çünkü ben sizim...

Bir gizemdir
Ellerimdeki
Okşamaya kilitli...

Çözülmemiş çözüm
Bendedir.

Kimse benim kadar sevemez.
Kimse sevdsını
Benim kadar
Besleyemez...

Durgun bir göldür
Yüreğim.
Kurbandır.
Kurbanlar yüreğimdedir.
Suya düşen gölgeler
Işık ister.
Ben kurban olurum
Tutkunun ışığına...







7 Aralık 2011 Çarşamba

Suyu Çekilen Yaz

Her mevsimin bir kokusu,bu kokuyla bütünleşen ayrı bir tadı vardır.

Sonbahar;ayva,elma kokusunu-bu, evlerde depolanan ayva ,elma kokusudur-toprağa düşen yağmur damlalarıyla oluşan “toprak kokusu”nu anımsatıyor bana.Bir de Cahit Sıtkı Tarancı’dan ”Ayva sarı nar kırmızı sonbahar”dizesini sonbaharla birlikte dilime pelesenk ediyorum.
Kış; portakal kokusunu,daha doğrusu narenciyenin bilumum çeşitlerini savurarak yerleşiyor yüreğimize.İçimizi ısıtan sıcak çorbaların kokusu ile birlikte, yemek kültürümüzü yansıtan tatlar da buna ekleniyor.Yağmurlar,kar manzaralarının büyülü güzellikleri bunlarla harmanlanıp farklı imgelere dönüşüyor.

İlkbahar;leylak kokusu,menekşe kokusu,nergis kokusudur benim için.Meyve çiçeklerinin kokusudur. ”Meyve çiçekleri”deyince bir an durup Rıza Polat Akkoyunlu’yu düşünüyorum. ”Güneyden geliyorum,/ Güneyden…/ Saçlarımda portakal,/ Ellerimde/ Limon çiçeklerinin kokusu.” Bu dizeler tarih anlatıyor.Belki bir süre sonra “Bu limon çiçeği kokusu da neymiş?”denilecek.Oysa bütün Mersin’i bürüyen bu koku hep sürmeli.Çünkü Mersin’imizin hafızalara kazınan en büyüleyici özelliklerinden biri de bu koku.

Yaz; güneş,deniz,yosun kokusudur kimilerine göre. Güneşte yanmış asfalt kokusudur belki de. Kiraz, şeftali, kayısı, kavun-karpuz kokusu ve tadıdır yaz.Her nesnenin,her şeyin güneşte yanmış bir kokusu vardır ki yazı unutulmaz  kılar.

Yaz; güneş ve denizle birlikte düşünülür.Çünkü “yaz tatili”kavramı güneş ve denizin ayrılmaz ikili olduğunu derinden hissettirir bize.Yılın en sıcak mevsimi olan yaz,93 gün 15 saat sürüyormuş. Yaşam kaynağımız güneşin de dört milyar yıl ömrü kalmış.Bunaltıcı sıcaklar yaşadığımız yaz aylarında güneşin ömrünü filan düşünmüyoruz doğrusu. Serinlemek için yapay yollara başvururken, bu yapaylıkların bir bedeli olacağı da aklımıza  takılıp kalıyor.Oysa bilimsel araştırmalar ve çalışmalar; sellerle, kuraklıklarla  dolu bir geleceğin bizi beklediğini ortaya koyuyor.Sanayi devrimi ile başlayan atmosferdeki değişmeler ivme kazanarak devam ediyor.Sera gazlarının ve karbondioksitin artmasıyla iklimler değişeceği gibi, artan kuraklıkla beraber, insan ve canlı yaşamı da altüst olacak.

Tatil kavramının yazla birleşmesi, içimizde sayısız çoşkular da yaratır. Coşkularımız hızını en çok denizden alır.Dörtte üçü suyla kaplı mavi gezegenimizin bize tattırdığı en önemli zevklerden biridir,denizle kucaklaşmak. Dalgalara atılıp bedenimizi kuşatan bu serinlikle- her yaşta bir çocuk olarak- haşir neşir olmak kimin hoşuna gitmez ki?

Bu kadar uzun bir sahil şeridine sahip olup da “Denize girmek için Taşucu’na kadar gitmek gerek.” diyen, daha doğrusu demek zorunda kalan, bir toplum olmaktan siz de utanıyorsunuzdur mutlaka.    

Dostumuz yaz,çocuklarımız için bir şenliktir.Çünkü öncelikle “yaz tatili” kavramıyla ve okullar kapalı olduğu için bir şenliktir.Sonra oyunların doyulmaz lezzetini saate bakmadan yaşamak şansı yarattığı için bir şenliktir.Ayrıca denizin, havuzun,ağacın,taşın,bitmez tükenmez eğlencelerin doğmaca yaşandığı bir mevsim olduğu için de bir şenliktir.Aslında yaz,çocukların suyla bütünleştiği bir mevsimdir. Ve de en çok bunun için bir şenliktir.

Biz su-sever bir toplumuz.Temizlikle ilgili eğitim eksikliğimiz olsa bile sudan,su kenarlarından vazgeçemeyiz.Orta Asya’da bütün mahlukat“Su!Su!”diye çığrıştığında ,yüklemişiz denklerimizi,sulak yerlere doğru yola çıkmışız.Deniz bulmuşuz,dere bulmuşuz,göl bulmuşuz,kenarlarına  konmuşuz,göçebe olsak da.Bulunduğumuz yerlere “sahibülhayrat” çeşmeler yaptırmışız.Gelen geçen bu sulardan içsin,çeşmeyi yaptırana hayır dualar etsin diye.

Su kenarlarından söz edince yaz sıcağının  cehennemi halini düşünüyorum. Yaz sıcağı dağa taşa hükmedeli ağzımızın tadı kaçtı.Öteki yarıküredeki serinliğe imreniyoruz.Oysa onlar da sellerle, tayfunlarla boğuşuyor.

Yazla birlikte gündeme “küt” diye oturan bir su sorunu var ki  hepimizi kara kara düşündürmekte.Çünkü biliyoruz ki su gibi akan zamanın pençesindeyiz.Mavi küremiz de bizim pençemizde.Artık mevsimlerin eski mevsimler olmayacağı su götürmez bir gerçek.Biz,insanoğlu,yine de su katılmamış vahşetimize yenilerini eklemeye devam ediyoruz.Bir yandan da içimize su serpecek çarelerin peşine düşüyoruz. Düşeceğiz elbette.Ama vahşetimizi de bir hayli sınırlandırmamız gerekiyor.

Bugünlerde susuzluktan kırılan kentlerin dramını gözlemekteyiz.Suyun başında olduğumuzu varsayarak,sıranın bize gelmeyeceğini hayal edebiliriz.Öyle olsa bile, susuzluk korkumuzu yok etmek olanaksız.Çünkü insanoğlunun su katılmamış aymazlığı var ortada.”Suyu görmeden paçaları sıvamayın.” diyorsanız,suların çoktan karardığını bilmenin bile bir şey ifade etmediğini acı acı gülerek, çok yakında anlayacağız . Ahvalimiz “sudan çıkmış balığa dönmek.” Gemi su alıyor.Biz elimizden gelen olumlu katkıları sağlayalım ki emeğimiz geçsin, emeğimizin kıymetini bilelim.Dünyamızı yaşanası kılalım böyle böyle.

Hayatımızı boydan boya kuşatan suyun yok olacağını düşünmek bile tüyler ürpertici. Musluğu açıp suyun akışını izlerken bunu düşünüyorum.Düşünmekten öte,bir gün onsuz kalacağımız dehşetiyle irkiliyorum.

Şikâyetçi olan kim?Biz…Suyu bulandıran  kim?Biz…Hepimiz çevreciliğimizi masaya yatırıp,suyunu çekmek üzere olan kaynaklarımızı tutumlu kullanmanın yollarını aramalıyız.Ve bu yolları mutlaka ve mutlaka çocuklarımıza da öğretmeliyiz.

Petrol savaşlarının su savaşlarına dönmesi yakın.Köylerimizde tarla ,arazi savaşımlarının su savaşımlarıyla da  yoğunlaştığını hepimiz medyadan biliriz. Hatta yağmur duaları için yollara çıkan insanımızın bazen olmadık nedenlerle  birbirine düşmesini de gözlemlemişizdir. Can Yücel’in “Islak Öykü”şiirinde bu,nasıl güzel dile getirilmiş!Çelişkilerimizi bu şiirden daha güzel anlatacak başka şiir bulamazsınız. Hem acıklı hem komik… Sonu böyle biten öyküler yaşanmasın desek bile,insanın yaratılıştan gelen özelliğini göz ardı edemeyiz… Suyumuz ısınmadan bu su’lu  öyküye kulak verelim mi?

Yağmur duasına çıkmış köylüler
Abdest alıp
Göğe el açıp
Yedi rekât namaz kılmışlar
Üç keçi kesmişler sonra
Sana fazla düştü bana az diye
Cıngar çıkmış aralarında
Tabancalar patlamış
Candarma yağmış üstlerine


24 Kasım 2011 Perşembe

Güllük Gülistanlık - I

                                          * Elhamra'da güller
Günler boyu,geceler boyu,güzel sesiyle GÜL’e aşkını anlatan BÜLBÜL, durmaksızın şarkılar söylermiş. Bembeyaz taç yapraklarıyla  büyüleyici kokular yaymakta olan GÜL, bütün sevdalıların başını döndürürmüş. Öyle nazlı öyle nazlıymış ki, onun için deli divane olan BÜLBÜL’e hiç yüz vermezmiş.

     Bir gün, çileli BÜLBÜL, yine ardı arkası kesilmeyen nağmeleriyle GÜL’ün etrafında pervane olurken, tam bağrına GÜL’ün dikeni batmış.Yürekten kanayan bu sevda, beyaz GÜL’ün rengini kırmızıya dönüştürürken, biçare BÜLBÜL, büyük aşkının yolunda, belki de bir Fuzulî felsefesiyle , mutlu olarak can vermiş. Derler ki, güllerin rengi sadece beyazken, o günden sonra kırmızı olmuş.
Çok bilinen bir şarkı vardır hani,o şarkıdaki bir dize bize bülbülün kaderinin çile çekmek olduğunu ne güzel anlatır.

“Gülyağını eller sürünür çatlasa bülbül.”
    
 Divan Edebiyatına “GÜL-BÜLBÜL” edebiyatı dedirtecek kadar ileri giden bu efsane, Halk Edebiyatını da etkilemiş, günümüze kadar bu sözcüğe yüklenen anlam genişlemeleriyle büyüyerek gelmiş.

Farsça bir sözcük olan gül, öyle bizim olmuş ki edebiyatları etkilediği kadar, günlük yaşamımızı da kapsayan bir genişliğe ulaşmış. Kızlarımıza ad olarak vermişiz. Mutfaklarımıza girmiş, “gül böreği, güllaç, gülbeşeker” olmuş. Islakken örülen, kuruduğu zaman açılıp taranan lüle lüle saç olmuş, adına “gülale” demişiz.”Gülkurusu” diye sevilen bir renk oluşturmuşuz. Nizam-ı Cedit birliklerindeki subayların cepkenlerinde sırmadan bir rütbe simgesi olarak da karşımıza çıkmış. Avcılıkta kullanılmış.Geyik ve karacaların ana boynuzlarının çok incili halkasına da “gül” denmiş. “Rüzgâr gülü” olmuş  denizcilikte. Dokumacıkta “gül düğümü” , geometride“gül eğrisi denklemi”,  kuyumculukta “gül yüzük, gül küpe” , mimarlıkta “çapraz gülü“ adlandırılmalarıyla karşımıza çıkmış.

Kuşburnu da dediğimiz yaban gülünden türetilmiş oysa gül. Binlerce yıldan bu yana da çeşitleri çoğaltılmış.Türkiye’de 25 çeşit, dünyada 200 çeşit  gül varmış. “Sarmaşık gülü, yaban gülü, Isparta gülü, Frenk gülü, misk gülü, sadberk gülü”bunlardan bazıları.

Bezeme sanatında, el yazması Kur’an’ların sayfa kenarlarında; çevresi tezhipli , ortası boş, yuvarlak motif de önemli bir yer tutuyor ki,bunlara “vakfe gülü, aşir gülü, secde gülü, cüz gülü,sure gülü “ gibi adlar veriliyor.  

Klasik şiirimizde gül çok özel bir biçimde kullanılmış. Ruhun, kalbin, aşkın, Tanrı sevgisinin simgesi olarak Divan Edebiyatının kalıplaşmış özelliklerine bir güzel ayak uydurmuş. Bu kalıplaşmalardan bir iki örnek sıralayalım.
Sevgilinin boyu servi gibi uzundur. Ay gibi parlak bir yüzü, nergis gibi baygın bakan gözleri, gece kadar siyah saçları vardır. Kaşları yayadır, kirpikleri oktur, ,beli kıldan incedir,teni gümüş parlaklığındadır. Ağzı noktadır, goncadır, güldüğü zaman güldür.Yanakları gül pembesidir. Aslında bunlar resim olarak yapılsa oldukça tuhaf bir güzelle karşılaşabiliriz.

Aynı edebiyatta gülün öyle bir saltanatı vardır ki, diğer çiçekler âdeta aşağılanır. Bu öyle aşırı bir bağlılıktır ki, Lale Devri’nde  bazı lalelere bile “gülrîz” denmiş.
“Taşradan geldi çemen mülküne bîgâne deyu
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler”

 15.yüzyıl şairlerinden Necatî’ye ait bu beyitte geçen “gül devri” “bahar mevsimi” anlamındadır.  Gülün  egemenlik alanının ne kadar genişlediğine tanık oluyoruz böylece.

Sevgilinin gözlerinin siyah olması gerekirken “mavi”leştiren Nedim, epeyce tartışma yaratmış , ama “gül”lü kalıplardan da vazgeçememiş.
“Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder      
Nazeninim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni”

(Üzerinde gül desenleri olan ipek bir elbise giydin, ama ben bu elbisedeki güllerin dikenlerinin gölgesi seni incitir, rahatsız eder diye korkuyorum, endişe ediyorum.)

Fuzûlî’nin ünlü “Su Kasidesi”nde geçen gül sözcükleri çoğunlukla  Hazreti Muhammet’i anlatır.
“Suya virsün bâğbân gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su”

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin,boşuna zahmet çekmesin.Bin gül bahçesine su verse bile senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

      Yine Fuzûlî’ye ait  “Gül Kasidesi” de gül redifleriyle dikkati çeker. Bu şiirde gülle ilgili söz sanatları hayli önemlidir.”Gül, baharla bahçeleri nasıl cennete çevirmişse, Kanuni  de Bağdat’a girerek, orayı bir cennet bahçesi haline getirmiştir.  “Gül Kasidesi” Kanuni’ye yazılmıştır ve bir istiaredir. Fuzûlî burada bahçe olarak ülkeyi, güllerin en güzeli olarak da Kanuni’yi kabul etmiştir.

Âdem’le Havva’nın üzerinde bulunan cennet yaprakları kuruyunca yere dökülmüş. Sonra yerden  filizlenerek  yeniden çıkmışlar. Aralarında gül var mıydı bilemem, ama gülün saltanatının büyük olmasında kökeninin eskilere  dayanmasının rolü olduğunu söyleyebilirim.

 Babil’in Asma Bahçeleri’nde sarayın etrafının güllerle dolu olduğunu biliyor muydunuz? Homeros, İlyada Destanı’nda Yiğit Aşil’in kalkanındaki gül motiflerinden söz etmemiş miydi?

Konfüçyüs’ün belirttiğine göre Çin İmparatoru’nun kütüphanesinde ”gül yetiştirmek”le ilgili yüzlerce kitap varmış.Zaten gülün anavatanı için üç yer belirtiliyor:Anadolu, İran, Çin…